Komşunun Evi Yanarken Bahçede Mangal Yapamazsın

Uzun süredir içten içe ilerleyen bir sancıydı Ortadoğu... Her an gerilimin biraz daha tırmandığı ve bazen de kasten tırmandırıldığı bu coğrafyada artık Türkiye eskisi gibi konuların fersah fersah uzağında değil çatışmanın tam da göbeğinde buldu kendisini.

Barışçıl mesajlar ya da diplomasi ile çözüme kavuşma imkanını tamamen yitiren süreç Türkiye'yi ilk kez başka bir ülke ile birebir savaşma noktasına kadar sürükledi. Sürecin mimarları kimdir, bu olayları kim bu kadar sümen altı edip "Altı üstü bir avuç radikal terörist" diyerek hafife aldı ve IŞİD hangi ara bu kadar güçlendi? Şu an bu soruların hiçbir önemi kalmadı çünkü tartışacak vakit kalmadı.

Savaş kapımızın dibinde 150 metre ötemizde cereyan ederken 3-4 zırhlı araçla nöbet tutamayacağımız ve biraz sinirlenen halkın bile karşı tarafa geçmek için sınırı ihlal edebildiği tel örgülerin düşmanı durduracağı hayaline kapılamayacağımız gerçeği apaçık bir şekilde önümüze serildi.

Sayıları 1.5 milyonu çoktan geçen Suriyeli mültecilerin yaratması muhtemel sosyopolitik sorunlardan bile bahsedebilecek durumda değiliz. İnsani sorumluluklarımız bunu şu an konuşmamızın önünde büyük bir engel olarak duruyor. Bunu savaşı bitirdikten sonra tartışmak zorundayız.

Savaş Tercih Değil Mecburiyet Haline Geldi

Geçtiğimiz süreçte elinden geldiği kadar dış politika odaklı ve insani yaklaşımını sürdüren Türkiye artık meşru müdafaa kapsamında savaşın seyircisi değil birincil aktörü konumuna geldi.

Böyle karasal bir harekatın sonuçlarının hiç de hafifsenemeyeceği ve tahmin edilebileceğinden çok daha uzun süreceği apaçık ortada olsa da Türkiye hali hazırda kendisine yönelen bu büyük tehditle baş etmek için askeri güç kullanmak mecburiyetindedir.

Kısa sürede IŞİD'in dağılması, bertaraf edilmesi söz konusu bile edilemez ancak Türkiye'nin kara harekatına karar vermesi bile karşıt odakları caydırıcı olabilecek kadar önemlidir.

Bu nedenle Meclisin kısa süre sonra yenilenmesini görüşeceği Irak ve Suriye tezkerelerinin ardından gerekli adımların vakit kaybetmeden uygulamaya sokulacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Bu Savaşın Kazananı Olmaz

Bir fetih düşüncesiyle değil meşru müdafaa sebebiyle girişilecek bu savaşın kazananı olmayacaktır ancak her geçen gün biraz daha dozunu arttırarak gelişen sınır hattımızdaki kaos ortamına ciddi şekilde çeki düzen verecektir.

İçinde bulunduğumuz coğrafya vahşi yöntemlere ve İslam adına kalkışılan barbarlığa, kasıtlı çarpıtılmış Cihad adı altında gerçekleştirilen terörizme terk edilemez.

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 27.09.2014

 

Radikal’in Ardından Türk Medyası

Radikal henüz internetin hayatımın tam merkezine oturmadığı zamanlarda klasik gazetecilik anlayışına bir farklılık getirmek için kurulduğunda kimse fazla yaşamasına ihtimal vermiyordu. Elbette arkasındaki Doğan Medyasının patronaj desteği kadar gazetecilik için gerekli tüm ekipmanlara ve lojistik desteğe sahip olmasının etkisini kimse yadsımıyordu ama “Zarar eden gazete kapatılır!” düşüncesi hakimdi.

Radikal mevcut durumda magazinsel haberciliği küçümseyen fakat Cumhuriyet dışında alternatif bulamayan gençliği hedefine koymuştu. Cumhuriyet biraz fazla “Resmi Gazete” gibiydi. Özellikle üniversite öğrencilerini cezb etmekten uzak fazla ciddiyete Radikal renkli ve fakat entellektüel seviyesi hayli yüksek yayıncılık politikası ile meydan okudu ve bu gençleri kendi tarafına çekmeyi başardı.

Çok fazla haber patlatabilme becerisine sahip olmasa da ajanslardan gelen haberleri işleyiş biçimi, köşe yazarları ve ekleri ile ciddi bir fark yaratmayı başardı. Yani haberleri adı gibi radikal vermiyordu ama Türk medyasında o güne kadar görülmemiş cidden radikal işlere imza atmayı da ihmal etmiyordu.

Bu hamlelerden en önemlisi her Cuma günü Radikal’in satışını resmen patlatan, bayilerde bulunamaz hale getiren Radikal Kitap ekiydi. O güne kadar kitap okurlarını yönlendirebilen tek kaynak Perşembe günleri yayımlanan Cumhuriyet Kitap ekiydi ve o da ana gazeteden farksız, fazlasıyla soğuk ve muhafazakar bir çizgide yayın yapıyordu. Edebiyat eserleri adeta yerin dibine sokuluyor, 1950’lerin edebiyat eserleri yere göğe sığdırılamıyor, adeta komedi türünde harika bir tiyatro sahneleniyordu.

Radikal Kitap işte bu trajikomik tabloyu tek başına yıktı. Hazırlanan bu ek o kadar başarılıydı ki Türkiye’deki kitap satış rakamlarını tek başına arttırabilmiş, yepyeni yazarlar, yepyeni bir edebiyat doğurmuştu.

Kitap yazmayı amaçlayan hevesli bir genç yazarken motivasyonumu her kaybettiğimde, her “Başaramayacağım!” dediğimde beni cehennemin dibindeki o kör kuyudan çıkartıp “Evet! İyi bir yazar olacaksın!” diyen çalışma masamın üzerinde tomarla duran, her hafta aralıksız satın alınarak en ufak satırına kadar okunmuş Radikal Kitap ekleriydi.

Özellikle İsmet Berkan’ın Genel Yayın Yönetmenliği döneminde en harika dönemini yaşayan Radikal, böylesi entellektüel ve böylesi zihinsel açık görüşlülüğe sahip bir yönetim anlayışından Eyüp CAN’ın yönetimine geçtiğinde ne hikmetse memleketin en iyi yazarı Elif ŞAFAK haline geldi. Elbette Radikal Kitap da bitti. Eski Radikal’den eser de kalmadı!

Senelerdir sadece internetten takip ettiğim Radikal 21 Haziran 2014 tarihinde son baskısını yaparak sadece dijital yayıncılığa geçeceğini duyurdu fakat iş burada bitmedi. İlk başta sadece “Kağıda boşa basıyoruz, alan yok!” denilerek gereksiz bir masraftan kurtulup bildiğimiz Radikal olarak yayın hayatına devam edeceğini lanse etmesine rağmen önce Cüneyt ÖZDEMİR, sonra Pınar ÖĞÜNÇ gibi ağır topların işine son verildi, sırada tüm süreci özetledikten sonra “Yolcudur Abbas…” diyerek kendi blogundan sitem eden Serdar KUZULOĞLU var gibi gözüküyor.

Radikal’i diğerlerinden ayıran temel faktör içindeki üstün yetenek ve zeka sahibi yazarlar, gazeteciler ve alanlarında aşırı uzman diğer ekip üyeleridir. Yoksa şu haliyle sadece DHA’dan gelen haberlerin başlıklarını değiştirerek internet yayıncılığını sürdürme gayreti dışında Radikal’den eser kalmayacak gibi gözüküyor.

Peki, bundan sonra kim edebiyatı, kültür ve sanatı hatta ve hatta mizahı bu kadar destekleyecek? Bu kadar aydın köşe yazarı tüm görüş ve düşüncelerini hangi mecra üzerinden okurlara ulaştıracak ve yarınlara değer bırakacak?

Bu ülkenin üst seviye yayıncılık yapan Radikal’e ihtiyacı olduğu ve bunun basit bir patronaj kararından çok daha fazlasına yol açtığı gerçeğini kabullenmek zorundayız.

Türk medyası için aslında bu büyük bir fırsatı da beraberinde getiriyor. Karşısında Radikal gibi güçlü bir rakip varken diğer basılı kaynaklar kültür sanat yayıncılığında aktif rol alamıyor hatta verdikleri emeklerin karşılığını alamadıkları için mevcut işlerinden bile oluyorlardı. Radikal’in bıraktığı bu boşluğu doldurmaya kalkan yayınlar bu işten karlı çıkacaklar ancak beni endişelendiren hiç kimsenin buna kalkışacak kadar radikal bir karar vermemesi ve Türk insanının adeta muhtaç olduğu bu yayıncılığa istese de ulaşamayacak olması.

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 22.06.2014

 

Gösteriye Hazırlanın "Gençler Uçuyor"

Hep "Sen şöyle biraz geride dur, zamanı gelince yaparsın!" denilmiştir bu ülkenin gençlerine. Hiç unutmuyorum ilk roman taslaklarımı gören lise edebiyat öğretmenim "Ne yaşadın ki neyin romanını yazıyorsun? Önce 40 yaşına gel sonra roman yazarsın!" demişti. Şaka gibi ama gerçek! Bu ülke genç nüfusu en fazla olan ülkeler arasında olmasına rağmen kendi gençlerine güven aşılamayı bir kenara bırakalım gençlerin adeta önüne engeller koyan, tecrübeyi yaşanılan yılla bir tutan insanların ülkesiydi.

Gençler, artık kabına sığamıyor! Başarmak, başarmak ve başarmak istiyorlar! Dünün küçük başarılarına küstahça gülümsemek, her geçen gün bir öncekinden daha başarılı olmak için uyanmak istiyorlar!

Peki, bunu nasıl başaracaklar? Onlara kim inanıyor? Onlara kim destek oluyor ve önlerine sıra sıra dizilen bu engelleri kim kaldırmak için bir adım atıyor?

Ülkemizde başarılı işadamlarına "Gençler için ne yapıyorsunuz?" diye sormaya kalkarsanız "Şu kadar öğrenciye burs veriyoruz, şuraya öğrenci yurdu yaptık, buraya da %100 vergi avantajı sayesinde ilköğretim okulu dikip şirketi kuran dedemizin adını verdik" diyeceklerdir. Bunlar elbette önemli sosyal sorumluluk projeleridir ve olmaları da gerekiyor ancak bu destek gençlerin muassır medeniyetler seviyesindeki yaşıtları ile rekabet edecek, dünyayı kasıp kavuracak fikirler geliştirip geleceği şekillendirecek kadar donanıma sahip olmaları için yeterli değil.

Ömer Ekinci 2 yılı aşkın süredir başarıyla yürüttüğü sosyal girişimcilik projesi 12 Yıldız'a yeni bir boyut katıyor ve şimdiden 81 ilde örgütlenip 24 ülkeye temsilcilik vermiş olan bu organizasyon sesini çok daha fazla gence duyurmak ve onları ülkemizin en ihtiyaç duyduğu alanlarda kendilerini geliştirmek için cesaretlendirmek için Gençler Uçuyor programını başlatıyor.

14 Haziran 2014 tarihinden itibaren her Cumartesi gecesi 22:20'de TRT Okul ekranlarında izleyici ile buluşacak olan Gençler Uçuyor Türk televizyon tarihinde belki de ilk kez sadece gençleri, onların hayallerini ve gerçekleştirmek istediklerini önemseyen ilk talk show olacak.

Talk Show genel konsepti itibariyle başarıyı zor elde etmiş ancak kendisini ispat etmiş konukları ağırlayıp onların dilinden her biri başka bir ibret öyküsünü aktarmanın yanısıra birebir gençlere dokunan sorunları en cesur ve en açık şekliyle işleyecek.

Yanıbaşımızda "muassır medeniyet" denen Avrupa yaşlanan nüfusuna eğlencelik uğraşlar aramayı sürdüredursun Ömer Ekinci Gençler Uçuyor ile bu ülkenin çağlayan birer nehri olan tüm gençlerin önüne kurulan barajların tüm kapaklarını tek tek açacak.

Hangi yaşta olursanız olun kesinlikle kaçırmamanız gereken Gençler Uçuyor sayesinde ülkemiz gençlerinin neler başarabileceğine ilk elden şahit olacağınıza garanti verebilirim.

Unutmayın! Tek umudumuz gençlerdir!

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 08.05.2014

 

İnciCaps'den Ne İstediniz?

Mizah her zaman kendisine bir alan bulmuş ve kendisini ortaya koymayı başarmıştır. 90'lı yıllarda kendisine ana akım medyada yer bulamayan mizah kendi dergilerini kurarak nasıl tüm ülke gençliğini tek bir dilde konuşturmayı başardıysa, 2000'li yıllarda Ekşi Sözlük nasıl kendi jargonunu yaratmakla kalmayıp tüm ülke gündemini değiştirmeyi sağladıysa İnci de bir alt kültür olarak kabına sığamayan apolitik olmalarına rağmen duyarlı gençleri kendi etrafında toplamış çok büyük bir sosyal medya akımıdır.

Tutup burada "Ama sövüyorlar..." demenin akla mantığa yatkın bir tarafı yok çünkü küfür hayatın içinde var. Küfür mizahın içinde hayatta olduğundan biraz daha fazla göze batıyor olabilir ama Kültür Bakanlığı izni ile yayımlanıp tüm ülke sathında yaş sınırı olmadan satılan mizah dergilerinde de baştan aşağı küfür var. Statlarda, sokakta trafikte, kampüste, cafelerde velhasıl her göz attığımız yerde küfür var.

İnci Caps gibi gündemi belirleyebilen, ince zekanın doruklarında gezen ve küfürlü içerikler kadar küfür barındırmayan harika mizah ürünleri yaratan bir sosyal paylaşım sitesinin kapatılması tek kelime ile saçmalıktan başka bir şey değildir.

Hayır burada insanlar İnci Caps sitesine ulaşamayacaklar da artık mizahi paylaşım yapılamayacak gibi bir endişe ile kaleme almıyorum bu yazıyı, bu siteyi kullanan insanları TİB kanalıyla engelleyerek durduramaz sadece şaşırtabilirsiniz. Fakat kendi dilini yaratan, kendi gündemini yaratan her alternatife tokat mı indireceksiniz?

Gülmek ve güldürmek için çaba harcayan, bu yolda "Beğenilme" motivasyonu dışında hiçbir çıkarı olmamasına rağmen mizah dergilerinin yüksek maaşlı yazar/çizerlerine adeta ayar veren ve onların üreteceği mizahı dahi belirleyebilen, televizyon dizilerinin seyrini değiştirip ürettikleri replikleri televizyon dizilerinin içine kadar sokabilen, kimse ile bir bağlantısı olmadığı gibi aynı zamanda ortak paydada mizah üretmek dışında birbirlerini de tanımayan bu insanlardan ne istediniz?

Mizah üzerine beton döküp kökünü kurutabileceğiniz bir çiçek değil çünkü onun tohumları tüm ülkeye karış karış dağıldı. Mizahtan korkan mizahın ana malzemesi haline gelir. Hala bilmiyorsanız öğrenin, siz engellemeye çalıştıkça korktuğunuz mizah çok daha güçlenerek karşınıza çıkar. Bugün TİB marifetiyle engellediğiniz capsler yarın kendi gazetelerinizin sayfalarına bizzat kendi editörleriniz tarafından basılarak gözünüzün içine sokulur.

Mizah masumdur! Mizaha dokunmayın!

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 07.06.2014

 

İnternetin Siyaseti

Her gün farklı bir gündem belirleyebilen Türkiye kadar başarılı bir ülke var mıdır gerçekten bunu çok merak ediyorum. Bazen olan olaylar o kadar tevafuk ediyor ki sanki gizli bir el tarafından yönetilen kocaman bir tiyatronun içine düşmüş gibi hissediyorum kendimi.

Gündem bu kadar hızlı gelişirken zaten kökten apolitik olan Türk gençliği her defasında türlü bahanelerle sokağa dökülmeye çalışılıyor fakat bu çabaların çok geniş halk kitlelerine yayılamadığını apaçık görüyoruz.
Her kim ne maksatla bunu körüklüyor konusunu konuşacak değilim ancak uygulanan propaganda yöntemi interneti tek araç olarak kullandığı için olayın bu tarafına odaklanmak istiyorum.
İnternet herkesin özgürce istediğini yazabildiği, istediğini çevresine paylaşma yoluyla iletebildiği gerçekten harika bir mecra. Bununla beraber klasik habercilik kalıplarının çok dışında, teknolojik imkanların da aşırı artması dolayısıyla elinde cep telefonu olan herkes anında bulunduğu yerden canlı görüntü yayını yapmaya başlayabiliyor. Bu durum bizi her şeyden önce haberin topluma ulaşmadan önce geçirmesi gereken editöryal süreçleri tamamen göz ardı ettiğimiz gerçeği ile karşı karşıya bırakıyor.

Klasik ya da en azından kurumsallaşmış medya organlarında haber hem sıcağı sıcağına anında verilmez hem de verilmeden önce en azından aklı başında bir ekip tarafından enine boyuna tartışılır. Halkın haber alma özgürlüğü kadar genel toplumsal menfaatlerin korunması da bir o kadar önemlidir. Bir haber tüm halkı çöküntüye sürükleyecek travmatik özelliklere haiz ise çoğu zaman haber ya verilmez ya da "yumuşatılarak" verilir. Bunun en güzel örneği İkiz Kuleler saldırısında medyanın cesetleri hiç ekranlara taşımama kararlılığıydı. 

Şimdi herkesin muhabir olduğu bir dünya düzeninde hem de bunu anında yayınlayarak hiçbir denetime muhattap olmadan herkesin erişimine sunma lüksü söz konusu olduğunda kitlelerin sokağa dökülme olasılığı da fazlasıyla artıyor.

İşin ilginç tarafı ise sosyal medyada insanların sadece kendi çevrelerinden gelen verileri değerlendiriyor oluşları. Çünkü bu durumda kendi çevresindeki hemen hemen herkes aynı konuyu konuşmaya başlayınca insanlar bunun tüm toplumu etkisi altına almış çok büyük bir olay olduğu yanılgısına düşerek ciddi bir psikolojik travma ile karşı karşıya kalıyorlar. Propagandanın en önemli aracı olan "verinin ısrarlı tekrarlanması" süreci ile karşı karşıya kalan bu insanlar kendi çevrelerindeki herkesin aynı sözleri, aynı fotoğraf ve videoları paylaşmasına kayıtsız kalamayarak kendisini acilen aksiyona geçme hissi ile karşı karşıya buluyor.

Ama internette kopan o deli fırtınaya rağmen bunun sokağa yansımasının bu kadar küçük olmasının en önemli sebebi de internet kullanıcılarının kendi dar çevrelerini tüm ülke zannediyor olmaları.
Bu yüzden internetin hem 30 Mart seçimlerinde apaçık görüldüğü gibi hem de önümüzdeki birkaç seçim sürecinde daha çok net şekilde ortaya koyulacağı gibi sayısal bir üstünlüğü bulunmuyor.
Evet internet gündem belirliyor. Evet internet siyasete yön vermeye çabalıyor ama ne tam anlamıyla internet ne de onun bir aracı olan sosyal medya kitleleri peşinden sürükleyecek argümanlar geliştiremiyor.

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 23.05.2014
 

Hiyanet-i Vataniye'nin Fransızcası

Orhan Pamuk kitabının Fransızca'da basılmasını fırsat bilip kendisinin davet edildiği bir radyo programında yine ülkesini şikayet etmekten geri durmamış.

Siz mösyö, kendi vatanını Almanlara ispiyonlayan bir Shakespeare tahayyül edebiliyor musunuz? Peki Fransa'daki ağır diktatorya yüzünden Ruslardan yardım dilenen bir Albert Camus?!

Siz mösyö, bir aydın olarak, hani dedenizin zamanında iyilikleri geçtiğinden falan değil de hakkaten iyi bir yazar olduğunuz için size köşe tahsis edilen Cumhuriyet'te kendi halkına yabancılaşan aydın profilinin en önemli temsilcisi değil miydiniz?

Yazdığınız romanda Kars'ı Nahçıvanmış gibi anlatan, sanki Misak-ı Milli sınırları Beyoğlu-Nişantaşı arasıymış gibi tepeden fotoğraf çeken, bina yapmayı beceremeyip mimar olmaktan vazgeçen ve belki de sırf bu sebepten düşmanların ülkemizin ortasına bina ettiği kini elinizdeki dandik bir fırçayla pembeye boyayıp Avrupa'ya yutturmaya çalışan siz değil miydiniz?

Fransızca bilmediğinizi Fransız radyosunda söyleme cesaretinizden ötürü mü verildi size Legion d'honneur; kendileri oldukça milliyetçidir, zira kendi milletlerini kıçı kırık bir ödüle satmazlar!

Sizin kadar hikaye anlatma yeteneğim yok Mösyö, çıkıp gene bir yabancı gazetesinden size uzatılan mikrofana "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" diyecek kadar hayal gücüm hiç olmadı.

Şüphesiz mösyö, hikayelerim zayıftır; ne anlatsam dinlemeyeceksiniz! Eline Pamuk Şeker verilmiş bir zavallı Orhan olarak Fransızca'ya çevrilmiş romanınızın imla hatalarını Nobel'den aldığınız 1 milyon dolardan artan parayla tuttuğunuz redaktöre düzelttirirken, kızınıza miras olarak bıraktığınız en şerefli değer olan Türk pasaportundan hiç utanmayacaksınız...

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 22.05.2014

 

Basın Muhaliflere mi Özgür?

Basın Özgürlüğü denilen bir kavram var. Bu kavrama göre isteyen herkes düşüncesini istediği gibi yansıtıp dile getirebilmeli ve kendi savunduğu düşünceleri hem açıklama hem de yayma hakkına sahip olabilmelidir.

Buraya kadar bir sıkıntı yok. Peki, kendisine halen Türkiye'nin en prestijli gazetesi olma özelliğinden pek birşey kaybetmemiş olmakla birlikte en önemli sosyokültürel seviyeye kendisini satın aldırmayı başaran Hürriyet'in en harikulade köşesinde ayrılan bir karış alanın gücüne sığınarak eline geçen her fırsatta hükümete saldıran Yılmaz ÖZDİL bunu Basın Özgürlüğü sınırları içerisinde mi gerçekleştiriyor yoksa muhalif olduğunun bilinmesini bir kenara bırakalım kendisine bir süreliğine tahsis edilmiş olan köşesinden resmen hangi belediye başkan adayına oy vereceğini açıklayıp okuyucularını da aynı adaya ve dolayısıyla partiye oy vermeye davet eden bu yazar köşesini hem kendi hem de savunduğu siyasi partinin emellerine göre mi kullanıyor?

Bir başka gazetede bir köşe yazarı hükümeti ve başbakanı haklı gösteren bir yazı kaleme almayagörsün hemen oklar üzerine çevrilip "Yalaka, koyun, avantacı, ihale takipçisi" yaftalarıyla itibarsızlaştırılırken her nedense muhalif cephenin en önde bayrak taşıyanı Yılmaz ÖZDİL her gün ara vermeden hiç bıkmadan usanmadan hem Recep Tayyip ERDOĞAN'ın bizzat şahsına, hem yüce milletten emanet alınmış hükümet görevine hem de Ak Parti'ye hakarete varan karalamalar ile saldırırken kimsenin kendisini hedefe koyduğu yok.

Son günlerde Yılmaz ÖZDİL hem Enerji Bakanı Taner YILDIZ hem de ardından bizzat Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından en ağır eleştirilere tabi tutulduysa ve önce istifa etmesi gerektiği kendisine hatırlatılıp ardından buna yanaşmayacağını beyan edince de patronuna "Bunu barındırma!" denilmişse bu Yılmaz ÖZDİL'in ilk günden beri hasmane bir tavırla yazdığı yazılara tahammülsüzlükten değil, Soma gibi çok büyük bir faciada daha arama kurtarma çalışmaları devam ederken, tüm ülkede milli yas tutulurken ve cenazeler dahi kaldırılamamışken çıkıp bir televizyon kanalında "Bu işçiler Ak Parti'ye oy verdikleri için ölmeleri müstehaktır" şeklinde yaptığı ölçüsüz açıklama sebebiyledir.

Bu kadar ağır bir açıklama her ne ideolojiye sahip olursa olsun tüm Türk halkını en başta da Yılmaz ÖZDİL'in bizzat kendi takipçi kitlesinin kanını dondurmuş ve çok büyük bir infiale sebep olmuştur. Bazılarının iddia etmeye çalıştıkları gibi Yılmaz ÖZDİL hükümeti eleştirmesine izin verilmeyerek Basın Özgürlüğü sağlanmadığı için değil bizzat insanlık dışı kabul edilen bu hatalı beyanı yüzünden medyadan el çektirilmek isteniyor.

Yılmaz ÖZDİL, kendisiyle asla aynı görüşleri paylaşmıyor olmama rağmen, kalemi kıvrak, ironisi güçlü, bilgili bir yazar olsa da, hatta ve hatta köşe yazısı okuma alışkanlığı olmayan yüzbinlerce gence her sabah CHP'li arkadaşları tarafından paylaşılan günlük yazıları ile köşe yazısı okuma alışkanlığı kazandırmış olsa da yaptığı açıklama artık partizanlığı insanlığa tercih edebilecek kadar gözlerinin kör olduğunu ve içinde biriken zehiri etrafa daha fazla saçmaması gerektiğini ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile.

Şimdi her onurlu yazar gibi, hatasını kabul edip, öyle beylik bir şekilde çıkıp "Biz sadece zeybek oynarken diz çökeriz..." ajitasyonlarına falan sığınmadan tıpkı yıllar önce Sabah'dan ayrılırken yazdığı gibi dört satır yazıp veda etmelidir.

Seni özlemeyeceğim Yılmaz ÖZDİL! Ayrıca bu ülkede Basın Özgürlüğü'nün 12 senedir var olmasının en büyük kanıtı bugün hala o gazeteye yazdığın yazının basılabilmesidir. Basın sadece sizlere, sizin gibi düşünenlere değil herkese özgür.

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 21.05.2014

 

Bir Halk Uyanıyor

Senelerdir her yapılana sessiz kalan ve tepkisini değil kitleler halinde bireysel olarak bile gösteremeyen bir halk 31 Mayıs 2013 günü “Artık yeter ama…” diyerek spontane bir ayaklanma başlattı.

Hükümetin halkı umursamayan uygulamaları kötü bir tevâfuk neticesinde arka arkaya dizilince bir anda ne olduysa bugüne kadar apolitik takılan, herhangi bir siyasi görüşe sempati dahi duymayan ve çoğu ömrü boyunca hiç oy kullanmamış yaşta olan kocaman bir kitle sokaklara dökülerek “Hükümeti devirmeye” kalkıştı.

Sonuç şaşırtıcı olmadı haklı yasal ve sessiz taleplere bile kulak asmayan hükümet Polis gücüyle direnişi bastırmaya kalktı. Bu durum direnişi durdurmak bir yana lokalize bir merkezden koparıp “Siz kime vuruyorsunuz lan?!” tepkisine yol açarak tüm ülke sathına yayıldı.

Bugüne kadar jop yiyen, biber gazı yiyen hep bir tarafa mensuptu! Ya sendikacıydılar, işçi olmayanlar “Bana ne!” dedi, ya bir siyasi görüştendiler onu benimsemeyenler umursamadı, bazı zamanlar holigandılar taraftardılar ve o takımı tutmayanların ilgisini çekmedi bu durum.

Bu kez ise direnenler hiçbir yere mensup değildi! Halktı!

Hükümet yüzyıllardır uyuyan bir halkı güzellik uykusundan biber gazı sıkarak uyandırdı!

Taksim protestoları sonrası boş biber gazı kovanları

Günaydın Türkiye’m arabayı sürecek başka şöför yok!

Halk uyandı uyanmasına da ne yazık ki çok ama çok uzun süren bu güzellik uykusundan kalktığında gözleri hala mahmur ve gördüğü uzun rüyanın etkisinden de kolay kurtulacakmış gibi durmuyor.

Siyaset hakkında bilgi sahibi olmayan, işlerin nasıl yürüdüğünü, bir hükümetin öyle langadanak devrilemeyeceğini ve işin daha fenası devrilirse tüm halkın bu devrilen hükümetin enkazı altında kalıp can çekişeceğini idrak etmekten çok uzak direnişçiler sokaklarda biber gazına maruz kaladursun, tüm bu öfkeyi pozitif bir ideolojiye çevirecek bir “lider” yok bu ülkede.

Olayın en can alıcı noktası tam da burada! Hükümeti bunca zamandır bulunduğu konumda tutan sadece kendi destekçileri değil aynı zamanda alternatifsizliğidir. Kitleleri anlayan, onlara hak ettikleri değeri veren, empati yaparak sakinleştirebilen ve her şeyden önemlisi de umut verebilen bir siyasi oluşumun mevcut olmaması hükümetin bu kadar pervasızca istediği her konuda istediği kararı vermesini sağlıyor.

Gençten çocuklar ellerinde sprey boyalar graffiti kasarken Taksim sokaklarında “Peki, ya sonra?!” diye sormuyor, soramıyor. “Tayyip istifa!” sloganları ile tüm ülkenin meydanları inlerken hakikaten istifa gelmiş olsa ülkenin ne hale geleceği hakkında hiç kimsenin en ufak bir fikri dahi bulunmuyor!

Şans sadece hazırlıklı olanlara yardım eder!

Muhteşem bir tepki silsilesi tüm halkı hiçbir sınıf ve taraf gözetmeksizin bir araya getirerek sokaklara dökmeyi başardı. Ama buraya kadar! Buradan sonrası için örgütlü ve sistematik bir direnişe, politik argümanlar geliştirmeye ve bugün değilse bile ilk seçimlere kadar düzgün ve düzenli bir siyasi faaliyet çatısı altında toplanmak gerekiyor. Aksi halde 31 Mayıs tarihe sadece “Marjinal gruplar sokağa dökülüp biber gazlarını yediler. Evlerine döndüler” olarak yazılacak olup bundan sonraki senelerde hiçbir saatli maarif takviminin “Tarihte bügün” bölümünde “Türk halkının uyanışı başladı!”  cümlesi yer alamayacaktır.

 

 

Rahmi VİDİNLİOĞLU / 02.06.2013 / İSTANBUL

 

Katlanılmaz Bir Adam Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

 

Nasıl bir adam olduğunun önemi vardır; özellikle de katlanılmaz bir adamsan! “Bir kadının sana katlanamayacağı kadar ne olabilir?” diye düşünürken titreyen parmaklarınla zar zor açarsın bir Pazar sabahı bira kutusunu. Apaçık ortada kalırsın! Düşünmemeye çalıştığın o devasa korkunç gerçekle yüzleşmek için feci halde alkolsüzsündür.

Hani bazı gerçekler ile sadece çok sarhoşken baş edebilirsin, hani seni yoran, üzen ve yıpratan her düşünce ile ancak uyurken baş edebileceğin için bunların hepsi ile rüyanda hesaplaşırsın ya; burada öyle olmadı! Apaçık alkolsüz yakalandım!

Etraftaki tüm adamların belli bir standardı var herhalde ki “Buna katlanacak kadın yok!” diye apaçık bir cümle rahatlıkla kurulabiliyor.

Hangi standartlara uymadığımı nereden öğrenebileceğimi açıklayan bir kitap ya da videolu eğitim seti bilmiyorum. Kime göre katlanılmaz, kime göre dayanılmaz olduğumu da bilmiyorum. Bunu belirleyen şartların ne olduğu hakkında da gerçekten bir fikrim yok!

 

Kitaplardan Kitap Beğen

 

“31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek.”

Haber bu kadar, detay yok, bir de her sene fuar yönetiminin daha da garipleşen afişinin küçük bir şekilde yer aldığı bu haberde başka hiçbir konuda bilgi yok.

Geçmişte aylar öncesinden “Bu sene Tüyap Kitap Fuarı’nda şu yazar var, bu yazar var, falan fıstık” diye sürekli haberlere konu olan fuar bu sene terk edilmiş bir sahil kasabasında gerçekleşen balık tutma etkinliğiymişçesine gözlerden ve ilgiden uzak başladı.

 

Sayfa 1 / 2