bir:
Yeni bir metresle, eski bir aşka başlar gibi uyanıyorum artık her sabah ve duman duman gözlerimin önünden acı dolu bir karmaşa akıp gidiyor… Gözlerimden fışkıran hiddet ve öfke sanki bir katile saplanan pis bakışlar gibi saplanıyor içime!
Gümbür gümbür küfürler yağdırıyordu gece içimizde gizlemeye çalıştığımız çocuğa… Sen, küçük bir kız çocuğuydun daha ayrılığı, “Evcilik bitti!” sanan! Ben, büyümekten ölesiye korkan bir çocuktum terk edilmeyi “ilk kez” tadan!
Senden arta kalanları nasıl taşısın şimdi bu şehir?
Dört dörtlük yazdım gidişine… Tüm dörtlüklerin üstü örtük, tüm mısraların baş harfleri küçük! Dört örtü örttüm yüzümdeki kedere, dört nala saldırırken gözyaşlarım, bakışlarında sakladığın o eski Mezopotamya şehrine… Dört ömür törpüledim bakışlarında, dört dönüp ölümsüz sevgiler sunağında, susuzluğumun suçsuzluğuyla yapıştım dudaklarına…
Evet, erimek budur, budur cehennem; yalanlarla yakılan bu çağ yangınında sen kibrit kutusu, ben ise ıslak bir kibrit çöpü!
Çocukça hayaller kurmanın en büyük suçlardan biri sayıldığı yıllarda kuytu okul koridorlarında tanıdım âşık olmayı! Aşk zaten yalnızca çocukların kalkışabileceği bir delilik olarak yer almaktaydı tarih sahnesinde; bilmiyordum henüz, bilmiyordum hayatın bana hazırladıklarını!
Hatırla! Binlerce yıl sonra karşılaştık yeniden, bir 14 Şubat sabahı, gösterirken avucumdaki tüm kum saatleri 11.30’u! Ruhum ilk yaratıldığı andan beri arayıp durmuştu zaten narin ruhunu. Bulduğumda sorusuzdu ruhun, teklifsizdi. Kocaman bir cevap olarak karşında duruyordu çünkü zavallı ömrüm!
Aşk, hiç gidilemeyecek kadar uzak bir ülkeydi ki; orada 6 saat gündüz 365 gün gece! Yine de kollarından tutup sürükleye sürükleye getirirdim bu ülkeye GÜNEŞi duyunca bile senin ayak seslerini! Karanlık durmadan arttırırken çaresizliğimin şiddetini, merhamet dilenirdim senin zehirli dilinden; kanserli bir hasta gibi!
Elim aniden telefona giderdi, zor dururdum aramamak için seni! Sanki arasam bana kızacaktın, yaramaz bir çocuk gibi azarlanacaktım! Korkardım, bana ne işte, korkardım! Telefonu bir kenara fırlatır ezbere bir sigara yakardım; aklım karışırdı! Karış karış ölçerdim içime (z)amansız çöken hasretini! Sen hiç habersiz, başka bir tene sarılıp uyurdun; ben mutlu olman için dua ederdim belki!
Zamanı geldi; gideceksin! Neydi yetmeyen, sevgim mi?! Doyumsuzluk… Arayışlar… Heyecan ve saçma sapan bir mutluluk beklentisi sardı dört yanını!
Zamanı çoktan geldi; gideceksin! Önce aynı yatakta iki yabancı gibi uyuyacağız! Sonra günlerce geveleyip ağzında, dayanamayıp vereceksin o kara haberi: “Başkası var!”
Sayfa 2 - 4