Adı Konulmamış İntiharlar

Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak parmak uçlarında gizlediğin sihirli aynaları, zehirli kanlar sürdün dudaklarıma!

Uzaksın artık, hiç olmadığın kadar uzak, hiç olmadığın kadar yabancısın bana! Gittin sevgilim! Ben acıyarak terk ettiğin bir şizofrendim! Uykusuzluktan tüm şehre ninniler söylerdim... İlahiler ikram ederdim her gece tüm meleklere! Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için intiharı seçtim!

Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak parmak uçlarında gizlediğin sihirli aynaları, zehirli kanlar sürdün dudaklarıma!

Suçum şizofrenik bir tutku, ve katatonik bir kinle bağlanmaktıysa sana, hayatın her köşesine buram buram intihar kokan tığlarla, sevda dantelleri işlemek mi düşecekti payıma? Bunu hiç bilemedim! Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için  intiharı seçtim!
Koptun benden! Nasıl aniden çıkarsa fırtına, nasıl aniden çarparsa şimşek, nasıl aniden üflenirse sura ve bir anda koparsa kıyamet, işte öyle aniden koptun benden, bir kıyamet gibi koptun benliğimden!

Seni benden, acı dolu bir haykırışla koparttılar; hidrojeni oksijenden ayırır gibi, bir gezegeni bir yıldızın yörüngesinden ayırır gibi, Boğaz’ı İstanbul’dan ayırır gibi ayırdılar sana tutunmuş ellerimi, çekip aldılar hayatımı hayatından, ki hayatım artık bir hayrattı senin hayatına!

Bana bomboş bir kalp, bomboş bir evren bırakarak, ellerindeki sevda kavanozlarının hepsini kırıp içlerine zehirli yılanlar doldurarak, geldiğin kadar çabuk, ve hiç gelmemişsin gibi yaparak, gittin!

Ve ben, gözlerindeki hüzün dolu tebessüme rehin bırakıp ruhumun tüm derin okyanuslarını, bedenimi sığ bir hasret nehrinde salamuraya bıraktım!

Kaçmalıyım artık senden! Kaçmalıyım bakışlarının çekim kuvvetinden, çünkü bakışlarım intihara dümen kırmış başı boş bir transatlantik artık ve çarptı çarpacak bakışlarındaki büyük buzdağına!

Kaçmalıyım artık senden! Çünkü bir ölü çocuk cesedi gibi soktun tüm acıları koynuma, “Al bununla uyu” dedin!
Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için  intiharı seçtim!

* * *

Eski bir arkadaşın hüzün kokan pespembe dudaklarından duydum gidişinin gerçek nedenini. Dedi ki: “Problem değilmiş kurbağadan farksız yüzün onun için; ama cinayet bile işlermiş şizofrenler! Bu yüzden korkmuş, bu yüzden reddetmiş senin aşkını. Bu yüzden esirgermiş senden bir küçücük selamı. Bu yüzden dilekçe vermiş savcılığa, yalnızca sen sorumlu olacakmışsın eğer ona bir şey olacak olursa!”

Ah, nereden öğrendin ki sen, henüz argo sözlüklerine bile girmeyi başaramamış bu acımasız küfürleri?! Doğrudur, uzun zamandır acımasızca bir cinayete hazırlandığım; ama senin değil kendimin katili olacağım!

Sanki tüm hayat tükendi. Tüm mutluluklar evlatlıktan reddederek, miraslarından men ettiler beni. Ve intihar, şefkatli bir anne gibi bağrına basıyor şimdi ürkek bedenimi.

Her gece yavaşça uzanıyorum yatağıma ve kapıyorum yüzüme sığmayan gözlerimi . Açıp kollarımı iki yana, Azrail çağırma ayinime başlıyorum; dört yanımda uçuşan zebaniler duyulmadık sorular fısıldıyor kulaklarıma…

Ve artık derin bir karın ağrısına dönüşüyor intihar... Ölüm inanamayacağın kadar yakın gözüküyor gözüme. Uzun uzun yollar açılıyor karanlığın yoğunlaşıp terk ettiği bu şehirde. Karanlık ve gece ayrı ayrı ilan ediyorlar bağımsızlıklarını. Tüm insanlar, ağaçlar, yollar, arabalar, evler... Hepsi derin bir uykudalar. Bir ben uyumuyorum geceleri. Ve benimkisi de uzun bir uykuya hazırlık aslında. 
Her şey hazır! Biledim bıçakları, mumları tazeledim, ne kadar kırmızı antibiyotik varsa gizli kapaklı çekmecelerde hepsini yan yana dizdim, tüm silahların şarjörlerini doldurup mermileri ağızlarına verdim...

Ne zaman seni düşünsem aklıma gelen tek şey intihar oluyor. İntihar, senin nüfus kağıdında yazmamasına rağmen en sık kullanılan adın! Oysa intihar yalnızca bir kaçış; okyanusun ortasında alabildiğince büyük bir fırtınaya yakalanan bir gemi nasıl yanaşırsa karşısına ilk çıkan limana, işte öyle sarılır aşk denen girdabın içine düşen ruhlar intihara. Ne denli korkakça bir kaçış olduğunu bile bile intihara doğru koşar adım ilerliyorum. Ve bunu hiç kimse görmüyor!

Sırf korktuğum için, yeniden yalancı düşlere sığınıyorum. Elimdeki kör jileti tebeşir, bileklerimi karatahta sanıyor, taptaze hasretliklerle kokuşmuş intiharları aynı paydalarda eşitlemeye çalışıyorum. Karamsarlık ruhumun en dipteki hücrelerine kadar işlemiş. “Belkidenizlerinde boğulmamak için “ya olmazsa!” yılanlarına sarılıyorum… 

Anlayamıyorum, hasret denilen hapishanenin içinde kaybetmiş olduğum kendimi. Çare olmayacağını bile bile, belki çare olabilir diye, içimde inanılmaz bir uyuşma isteğiyle ürkekleşerek, alkole bandırıyorum yorgun bedenimi. Ve soluksuz kalıyorum yine hasretinin sentetik uçurumlarında!

Sen benden uzaklarda, çok uzaklarda her şeyden habersizken, ben her şeyden uzakta, hiçliğin kucağında, açlıktan ölmek üzere olan bir bebeğin annesini beklerken ki sabırsızlığıyla, ölümü bekliyorum. Ölümün soğuk memelerinden siyanür emiyorum aç bir bebek gibi. Ve sade artık şiirlerime yazdığım tüm yan cümleler; olabildiğince yalın…

Sadece ayakta kalamayacak, direnemeyecek kadar korkak olanlar intihar eder. Ama nasıl ki, fırtınanın ortasında kalmış bir geminin kaptanı düşünemezse sığınacağı limanın sağlam olup olmadığını, intihara kalkışanlar da asla düşünemez sonunda ne olacağını. Amaçlanan yalnızca bir anlık kaçıştır ve kaçmak yalnızca korkakların işidir.

İntiharlarıma sığınıyorum, sen ne zaman boğucu bir esrar dumanı gibi dolsan ciğerlerime. İttiriyor beni eski dostum! “Sen yalancısın... Ölmek istemiyorsun...” diye haykırıyor. Ölümün çırılçıplak sesi yankılanıyor saatlerce İstanbul’un yalnızlığa esir olmuş tüm arka sokaklarının üzerinde. Korkularım giderek paranoyalara dönüşüyor. Kimse yok beni anlayabilecek… Beni sevebilecek... Durmadan terleyen avuçlarıma dolu dolu şefkat boşaltacak kimse yok! Kimse Yok… Çok denedim bu yüzden intiharı. Ama başaramıyorum!
Başaramıyorum ölmeyi, çünkü İstanbul tutuyor bileklerimden fışkıran kanı, avuçlarımda sıkı sıkı tuttuğum kırmızı antibiyotikleri kanlı lavabolara o düşürüyor, o alıyor elimden paslı bıçakları, ben uyurken o boşaltıyor her sabah bir ayin yapar gibi doldurduğum silahın şarjörünü,o kovalıyor durmadan tepemde küfürler yağdıran sağır zebani sürüsünü, ve o kopartıyor her seher vakti kendimi uzaya astığım o kalın ipleri…

Ama yıllar sonra ilk defa bu kadar yaklaştım intihara. Herkese blöf yapabilirim, herkesi korkutarak dikkatlerin kendi üzerime çekilmesini sağlayabilirim, ama bunu kendime yapmam için hiçbir neden yok. Bir de herkesi kandırsam bile, İstanbul’u asla kandıramam! O anlar hiç olmazsa numara yaptığımı, o zaman salıverir rüzgârları tutsak ettiği göğsünden, o zaman çeker ayışığının önünü kapatan bulutları, üfleyerek uzaklaştırır semalarından ölümü, bilse numara olduğunu, böyle derin hıçkırıklarla ağlamaz, gözyaşlarının zehirlediği balıklar sürüler halinde sahillere vurmaz!

Ah, bilse keşke numara yaptığımı! Ama çok ciddiyim, bir tek İstanbul görüyor şehrin semalarında avuçlarını ovuşturarak kahkahalar atan küfürbaz zebani sürüsünü. Hepsi büyük bir keyifle bekliyor benim ölümümü. Zaten bir intihar yalnızca o zebanileri sevindirir, onlar ki, efendileri İblis’in hizmetinde, insanların üzerine milyonlarca yıldır durmadan pislik yağdırırlar, onlar ki aşıklara intiharı, gümüş bir kadehle, tatlı bir şarap gibi sunarlar!

Ne beni bir duyan var ne de bana müdahale edebilen biri. Ama ben, bu kez dikkat çekmek için değil, senden kurtulmak için tek yol olarak gördüğümden sımsıkı sarılıyorum intihara. Yalnız İstanbul görüyor bunu, eriyor içi, bir erozyon olup durmadan akıyor Marmara’ya.Ve son hızla kayıyor ayaklarının altındaki Dünya. 

Sık sık intihar senaryoları kurmakla meşgul ediyorum kafamı. İlaç içersem, midemi boğazımdan sokulan o iğrenç hortumla yıkar, kurtarırlar. Bileklerimi kessem, hem çok canım yanar hem de en yakın hastaneye götürüp dikerler. Yüksekten atlasam ölmeme riskim var, ölmezsem sakat kalırım ve bu daha beter! Silahla vursam kendimi, yöntem garantili olmasına rağmen, silahı bulmak zor. En başarılı intihar yönteminin kendimi asmak olduğuna karar veriyorum böylece.

Ne zaman intiharı düşünsem, gösteriyor Azrail kara saplı mızrağını ve İstanbul’un tüm sokaklarına buram buram ölüm kokusu yayılıyor. Sanki engizisyon toplamış da tüm şairleri, hepsini aynı anda aleve vermiş, etraf öyle fena halde yanık şair kokuyor! Sen yerine ölüm geliyor her gece beni almaya. Benim kurumuş dudaklarıma sen yerine, intihar derin öpücükler konduruyor!

Ölümle karşılıklı bir masaya oturup tek zarla barbut atmak nedir hiç kimse bilemez, ve hep 7 gelir kahrolasıca ölümün zarı! Profesyonel bir kumarbazdır ölüm: hile yapar, dümen kurar, durmadan taş çalar, blöf yapar İstanbul’un arka sokaklarındaki aşıklara! Ve ölümün nasıl hile yaptığını bir tek İstanbul görür!  

Geçmişim  gayr-i meşru intiharlara gebe, intihar; bir aksiseda, beni bedenimden çalıp sana götüren. Bir kez daha büyülü sesine kapılıyorum ölümün...

Ölüm, en pislik hilesini yapıyor; senin sesine çok ama çok benziyor ölümün sesi. Sen sanıyorum onu, sana koşar gibi koşuyorum ölüme! "Seni seviyorum" diye haykırıyorum, çıkmıyor sesim, ve çığlıklarım bir tek İstanbul’un kulaklarını sağır ediyor.

Soğuk, buz gibi bir ölüm doluyor odamın içine, dört dönüyorum odanın içinde, korkuyla bakıyorum duvarlara; odam sanki terkedilmiş bir morg gibi! Hızla açıyorum yarım bıraktığım şiirlerimi biriktirdiğim çekmeceleri, çekmeceler sanki morg çekmeceleri ve şiirler ani bir kalp krizinde hayatını kaybetmiş cesetler gibi. Tavana dikilmiş gözlerim duyulmamış bir zebani masalı anlatıyor her gece boşluğa. Karanlığa gömülmüş odayı bir projektör gibi aydınlatan kocaman bir ışık saçılıyor tavandan, korkularıma alışıyorum yavaş yavaş! Ve durmadan, evrende yalnızca benden esirgenen, senin o tatlı gülüşün geliyor aklıma…

Ölüm bambaşka bir hal alıyor gözümde; sevimsizliğini gitgide şefkate terk ediyor ve bağrına basıyor beni!

Ölümler öylesine zor ki! Ve sade artık akıttığım tüm gözyaşları, dokunaklılıklarını kaybetti boğazıma düğümlenen tüm hıçkırıklar. Yağmur gibi sessiz ve derinden kopup gelen gözyaşlarım, suskun oldukları kadar kanlılar. Ve ölüme kesilmiş, iptali mümkün olmayan birer bilet gibi, her saniye biraz daha büyük bir acıyla yanaklarıma düşüveriyorlar.

Oysa ölümün yollarını ezbere bilirim ben. Suskunluk ne zaman gelip beni hapsetse bu dört duvar arasına, ben, hep ölüme koşarım en engebeli patikalardan. O patikalar ki; yüzyıllardır yağmur görmemiş, benim gözyaşlarımla yeşermiş ağaçlarla kaplı, çimenleri gözbebeklerimde hınçla söndürdüğüm sigaraların izmaritleriyle dolu...

Hasretin gerçekten de katlanılmaz bir hal aldı artık. Hastalıklı düşüncelerim uzun geceler boyunca birbirini kovalarken, durmadan yepyeni düşünceler ekleniyor üzerinde uzun uzun düşünülecekler hanesine. Yağmurun ve şizofreninin verdiği acı az geliyormuşçasına, ufacık yüreğime intihar korkusu da çörekleniyor.

Ağlıyorum, gözükmüyor, yağmura karışıyor sanki gözyaşlarım. Ve hissedebiliyorum artık tüm hücrelerimde yaklaşan ölümün buruk ko(r)kusunu. Kaçmaya çalıştıkça daha çok düşüyorum önümdeki melankoli çukurlarına ve çıkmak için debelendikçe bu çukurlarda yüz bin kez ölüyorum. Ölüyorum! Ölüyorum! Ölüyorum!

İşte bu yüzden, şimdi git, geri al savcılığa verdiğin o dilekçeyi, “Ben hayvanım” de! “Katili oldum beni dünyada en çok seven insanın. Bilemezdim ona ‘Hayır!’ derken, kendisini öldüreceğini. Bu sabah kapıma tabutunu getirdiler, yeşil bir örtüyle değil, benim gömleğimle örtülmeyi istemiş meğer…

Onun mezarına bir avuç toprak atmak istedim de, yeryüzündeki toprak bile dokunmak istemedi artık kirli ellerime! Ben nerelere giderim artık?! Ayağımı basacağım her yer deprem, kafamı kaldırıp baktığım her yer kapkara bulutlar arasından sızan şimşek… Beni ne çok severmiş meğer o, bilemezdim, bilemezdim! Azrail bile dokunmak istemiyor artık çirkin tenime. Uzun kumral saçlarım bembeyaz olup bir gecede tümüyle dökülüverdi yastığıma… Nasıl ölürüm artık! Kusmaz mı beni bu kara toprak?! ” 

Ve eğer o savcı senin yüzüne tükürmezse, sen kendi yüzüne tüküren ilk insan olarak geç Dünya tarihine…

Yorumlar  

 
+1 #1 samet Çetin 2009-11-18 20:38
Her cümlesi şahane her kelimesi insanın içine işliyor Seviyorum yazdıklarını
R. Vidinlioğlu :)
 
 
0 #2 Neşe Ersan 2009-11-21 10:17
Her gece yavaşça uzanıyorum yatağıma ve kapıyorum yüzüme sığmayan gözlerimi . Açıp kollarımı iki yana, Azrail çağırma ayinime başlıyorum; dört yanımda uçuşan zebaniler duyulmadık sorular fısıldıyor kulaklarıma…

Olağanüstü!!
 
 
+2 #3 Aydoğan Eyüp 2009-11-24 21:59
bi şizofrenin iç dünyası ancak bukadar güzel dile getirilebilir. şizofrenler anlaşılması zor insanlandır siz bu anlaşılması zor kişilikleri çok akıcı ve enfes bir okuma dürtüsü uyandıracak şekilde kaleme almışsınız. siz yazmaya devam bizse okumaya... bileğinize sağlık...
 
 
0 #4 bahar şenoğlu 2010-08-03 16:30
sizofrenı olmak düşüncesi bıle yetiyor ınsanı alıp göturmeye helede ıntıhar işte o tam bır derinlık...
 
 
0 #5 bahar şenoğlu 2010-08-03 16:35
böylesıne alıp goturdu benı bu yazı belkı de benı anlatır bı kısmı ama gercekten cok güzel bı yazı kafamdakı bu dusunceler yasananlar alıp goturdu bahar ı mı... yureğinıze sağlık..