Dementia Praecox

Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit.[2] Seneca

Ben; daha 20’li yaşlarında bir sevda Don Quijote’u! Binmişim tımarsız, eğersiz Rossinante’me de, dur durak bilmeden şiirler düzerim genç Dulcinée’min güzelliğine. Yalanlar, Sanço Panza’lık yaparlar bana, üzerime alev topları gibi düşerken hasret her gece.[3]

Elbette bir isim yazıyor nüfus cüzdanımda; Cenk diyorlar adıma, ama ben hatırlamıyorum bu adı en son ne zaman kullandığımı bile! Tek başıma birinci çoğul şahısım sanki! Zaten burada anlatılan tüm hikayelerin isimleri farklı olsa da kahraman(lar)ı aynı, mekan(lar)ı ve zaman(lar)ı aynı…

Yüzüme baksan; kurbağadan tek farkım saçlarımın olması! İşte, ilk bakışta kimsenin gözüne çarpmayan, boylu poslu esmer bir delikanlı. İçime baksan; ah, daha hiç kimse benim içime bakmaya cesaret edemedi ki! Baksalardı, ah bir kerecik çiğneyip o kahrolasıca gururlarını, bakmayı başarabilselerdi, kim bilir neler göreceklerdi, kim bilir ne masallar anlatacaktı  kanlanmış gözbebeklerim! Tam bakmaya niyet edenler, hep bakacakları o son anda korkup kaçtılar. Hiç kimse bakamadı henüz cesaret edip benim alev alev ölüm kokan gözbebeklerime.

Ben; gözbebeklerimde dipsiz uçurumlar beslerim, yıllar önce tehlikeli bir şairden[4], çaldığım bakışlarım, bir kez bakanı içine çeker ve bir daha asla geri vermez!

Yüzüme baksan; kurbağadan tek farkım saçlarımın olması! Çirkin değilim aslında, beni çirkinleştiren ve her gördüğüm aynaya tükürten, kan tükürdüğüm her aynayı kırdırıp, cam kırıklarıyla bana incecik bileklerimi kestiren ve kimseye göstermeye cesaret edemediğim grostonlarca acı var avuçlarımda. Aşk var avuçlarımda, geçmişimi kafiyesiz bir şiir müsvettesi gibi buruşturup atmış olan! Ben, çirkin değilim aslında; yakışıklı bir prenstim bir zamanlar, beni kurbağa haline getiren, evcil acılarım[5] var…

Hayalperestim… Hayallerime rengarenk tüllerin ardından bakarım hep ve renkli dumanlar eşlik eder gözkapaklarımı iskambil evler gibi deviren kedere. Uzun zamandır uyumadım, ama rüyalarım da hiç bitmedi. Kahverengiden elâya transit geçmeye uğraşan hüzünlü gözlerim, yıllar önce öğrenmişti uyanıkken rüya görmeyi!

Çünkü, erken kurulmuş bir düşten son hızla yeryüzüne düşerken, göğün göğsünde unuttum gözlerimden birini. Ve görünmez bir gözyaşı gölünde bulanık bir gölgeydi gövdeyi hor gören gözü pek bedenim!

Yalnızım… Islak bir kibritin kifayetsiz kibridir gözbebeklerimi esir alan yalnızlık… Yalnızlığım durmadan zehirli sarmaşıklar diker dibi delik saksılara. Saksı dediğin yalan, saksı dediğin odanın ortasına dökülmüş acımasız beton! Gözyaşlarımla sulayarak beslerim her gece bu zehirli sarmaşıkları. Gözyaşı dediğin yalan, gözyaşı dediğin imzasız bir intihar mektubu; her gece posta kutuma bırakılan!

Sevmediğim bir cadının koynunda saniyeleri sayarım  her gece; sevdiğime inanmak istemem bundan! Kimse anlayamaz içimde biriken sancıyı; bir aşk uğruna yüzüme tükürdüler benim, saçlarımdan tutup duvarlara vurdular yorgun bedenimi, gözyaşlarım her gece Marmara’yı taşırdı; gözyaşlarımın adına med dediler, sustum, içime çektim acılarımı; suskunluğumu cezir sandılar.

Ben, daha kimseye göstermeye cüret edemedim avuçlarımda biriktirdiğim sukatılmamış acıyı. Avuçlarımdaki acıyı gören, buz kesilirdi, nefesi kesilirdi duyanın, hayal etmeye kalkışanın boynu, saraylarda son nefesini veren gayri meşru şehzadeler gibi kesilirdi[6]! Bu yüzden, kendime sakladım hep acıları, avuçlarımı gidilmemiş bir ülkede bırakıp, hep öyle araladım tutkal sürülmüş gözkapaklarımı.

Benim gibi acı çeken herkes, acılarını içine gömer de, yüzyıllarca mezar bekçiliği yapar dudaklarından süzülen ızdıraba. Korkar; acıları içinden fışkırmaya yüz tutsa da haykıramaz tüm benim gibiler!

Ben; olsa olsa, aşkı mutluluğa giden bir araç olarak görmemeyi erken öğrenen serseri filozoflardan biriyim. Saçlarımda Boğaz’a yapışıp kalmış zehirli yakamozları beslerim, dudaklarımda ise herkesin artık unuttuğu hüzünlü intihar şarkıları.

Şiirsel akıntılar, felsefik denizlere karıştı artık içimde… Kafamda milyonlarca düşünce ile yürüdüm, sonu gelmez kimsesiz dalgalar yurdu sahil boylarında, yürümek iyi gelir sanırdım o zamanlar aşk ızdırabına…

Acıyı gelip geçici bir süreç olarak görmemeyi öğreneli yıllar oldu! Belki de sırf bu yüzden, Dünya denen üstü açık bir tımarhanenin en karanlık hücresine kilitledim kendimi. Gardiyanım aşk benim; doktorum da, başhemşirem de, hastabakıcım da! Beni geceler boyunca aç, susuz ve uykusuz bırakan bu insafsız gardiyandan başkası değil. Dudaklarımı kemirir aşk benim, durmadan gözbebeklerimi kanatır! Aşkıma şehrin en ünlü psikiyatri kliniklerinde “Şizofreni” teşhisi koyulur.

* * *

Bedenim dar gelmeye başladı artık taşıdığı ağır tonajlı şizofren ruha! Ardı arkasına yaktığım sigaralara, 12 şekerli çaylar ekleyerek hayatımı sürdürme çalışmalarım, doğaçlama koma provalarına dönüşüyor artık ve koskoca 6 yıllık Tıp Fakültelerinde "aşk'ın overdozu" durumunda kullanılacak panzehirden bahsedilmemiş acil servisteki hiç bir doktora.

Şimdi koşaradım geçtiğim bulut koridorlarından aşk akıyor, sevgi ve düş... Ve Şizofreni yeni bir beşeri din sanılıyor artık İstanbul’un karanlık sokaklarında! Dönüş yok artık geri...

Ben aşkın tılsımına kapılmış bir büyücü şairim; durmadan remil[7] döker, tarot açarım. Elime ne zaman bir ephemeris[8] geçirsem yıldızlara bakarım, yine de en ufak bir ümit göremem senin beni seveceğine dair, çünkü sen hiç yoksun, hiç doğmamıştın acılı bir Mart sabahı işgal altındayken tüm Dünya…

Ben aşkın tılsımına kapılmış bir büyücü şairim; ve ben şair olduysam bu başkalarının suçudur! Heyecanla götürdüğüm çocukça şiirlere gülen, uzun kıvırcık saçlarına şiirlerimi jöle diye süren edebiyat klubü başkanı geri zekalı kızların suçudur…

İçimdeki çocukluğu katleden şiir cahili editörler arttırdı şiirimin şiddetini! Ben saf ve çocuksu şiirler yazdıkça birbirlerine gösterip kıs kıs güldüler!

Şiirime ilk küfrümü yazarken sigara içerken yakalanan bir çocuk gibi korktum, gibi utandım! Gerisi rahat geldi! Şimdi yazdığım o şiirleri okuyan o aynı kızlar, o aynı editörler kıs kıs gülmek yerine heykel gibi kaskatı kesiliyorlar! İmzamı görünce, yüzlerini Kıble’ye dönüyorlar!

Ben şair olduysam bu elbette başkalarının suçudur! Şiir yazmakla adam öldürmek arasında pek fark kalmadı artık! Kime şiir yazsam onu öldürüyorum! Dizelere diziyorum kemiklerini… Çiğ çiğ yiyor ömürlerini içimde saklı duran psikopatolojik sükûnet…

* * *

Sonu gelmez bir hüzün nöbeti bu benim yaşadığım. Kanserli düşlerim beni adım adım ölüme sürüklüyor. Ve henüz hiçbir onkolog tedavi etmeye yanaşmıyor kanserleşmiş düş hücrelerini.

Kanserleşti tüm düş hücrelerim, çünkü kendi içimde cevaplanamayan her bir soru, taptaze hüsranlar kattı gönlümdeki düş kırıklıkları koleksiyonuna. Sonra daha da tuzlandı gözlerimden süzülen yaşlar ve “Dünya’nın en tuzlu okyanusu”  olarak yazıldı adım tüm coğrafya kitaplarına!

Uzun uzun düşündüm her gece, bir mide kanaması geçirir gibi durmadan kıvrandığım geniş yatakta. Bambaşka bir tremor komasına girmiş gibi titriyordu tüm bedenim ve gözkapaklarıma civa sürülmüştü sanki; gerçeklerle yüzleşmek öylesine zordu…

Her gece, seks adlı bir Nazi kampında sabun yapıldı tek suçu Musevi doğmak olan kimsesiz aşklarım… Kısa boylu kel keşişler, yüksek tavanlı karanlık katedrallerde, bu sabunları ıslatıp otuzbir çektiler… Onlar titreyerek boşalırken kazınmış saçdiplerinden ipince su yılanları fışkırdı… Ne zaman uzansa elleri eski bir alışkanlıkla saçlarını geriye atmak için, parmakuçlarını yılanlar ısırdı… Bense geceyarıları o boş katedrallere girip ıslak sabunlar topladım bomboş koridorlardan… Ve o sabunlarla yıkadım her seher vakti çocuksu hayallerimin paramparça cesetlerini…

İlerleyen gecenin karanlık odama doldurduğu hüznü ve matemi ciğerlerime çekip bir kez daha, döndüm, sağıma soluma baktım dikkatlice, kimse yok, kimse yok…

Yine de oturup boş kağıtlara, kocaman hayallerimi yazmaya kalkıştım sık sık. Ne zaman yazmaya kalksam hayallerimi, karanlık giderek daha da bulanıklaşarak, karamsarlaştırdı bir çeyize dantel işler gibi işlediğim tüm düşlerimi. Ve papirüsün icadından bu yana, hiç bu  kadar çok gözyaşına tanık olmamıştı kağıtlar.

Ahir zamanda yeni bir kıta keşfetmek[9] kadar zordu artık yazmak! Ben ne zaman yazmaya başlasam, sen, o lanet olasıca cadı, uzun kumral saçlarını yüzüme sürüp, gözyaşlarını koyu siyah bir mürekkep gibi döküveriyordun çizgisiz beyaz kağıtlarımın üzerine. Yazdığım her şey bir anda siliniyordu! Sadece belli belirsiz gözyaşı lekeleri kalıveriyordu kağıtların üzerinde. Eğer tamamlayabilseydim, mürekkep yerine gözyaşlarıyla yazılmış tek destân olacaktı, yazmaya çabaladığım…

Senelerce, kayanın içinden altın ayıklar gibi, imge ayıkladım yüzüne hükmeden kimsesiz şiirlerden! Ve kırılgan aşk mektupları yazdım yeşil reçete[10] koçanlarına!

Bir deliyim belki ben, belki de uzun bir şiirde benliğini yitirmiş kimsesiz bir imge! Bir çıkmaz sokak kabusuydu belki seni sevişim, belki de çocukça bir çılgınlık!

Tüm nehirler birbirine karıştı artık, neydi adı gözlerimden fışkıranın, Aras mı Nil mi, Seyhan mı, Kızılırmak mı, yoksa Niyagara mı?! Altüst oldu coğrafya, durmadan biçimsiz güzelliğine göz nuru çeyizler düzer gibi şiirler mırıldanan rüzgar, hangi dağ oyuklarına saklandı şimdi?! Karadeniz’den ayaklanıp, Marmara’yı titreten poyraz, hangi şarkıya prelüde oldu çalındı?!

Sen; bir hayal, bir yalan denemesi! Hani evcilik oynamak için arkadaş bulamayan küçük kızlar, tek başlarına oynamak zorunda kalırlar ya evlerinin bir kenarında, ama o küçük kız öylesine inanır da evcilik oynadığına, oyuncak bardaklardan bile ikişer tane koyar ya sofraya, aynen öyle bir oyun oynamaktayım işte ben de. Bilirim elbette, bilirim aslında senin hiç olmadığını ve asla da olamayacağını ama şizofreni de tıpkı evcilik gibi yalnız oynanmaz!

Bilirim ben şizofreniyi. DSM – IV [11]’den değil, bizzat çıraklıktan başlayarak öğrendim! Bilirim bu oyunu oynarken, karşındakine durmadan blöfler yapman gerektiğini, bütün oyun boyunca yalanlarla gerçeklerin hiç durmadan sevişerek ürediklerini ve bu oyunu galip olarak bitirebilmek için elindeki beş kağıdın da As[12] olması gerektiğini, bilirim!

Şizofreni uçsuz bucaksız bir karmaşa tarlasına intihar tohumları ekmektir, sıcacık ekmektir şizofreni, İstanbul’un bir tek katığın bile bulunamadığı soğuk gecelerinde; ama sanma ki yazar bunlar Tababet-i Ruhiye [13]’de, ben bunları bizzat hayatın kendisinden öğrendim!

Ve şimdi bir asker kaçağı gibi ürkerek dolaştığım sokaklarda, herkes inzibat sanki; sanki el koymuş ordu kimsenin el sürmeye cesaret edemeyeceği kadar kirlenmiş sokaklara!

Dört duvar kan kusuyor bakışlarıma, teneffüs ettiğim havanın %73 ‘ü hüzün, %21’i intihar,ve bir insan için bu kadarı fazla! Ağlamak istiyorum, kıyasıya ağlamak, bir cinayet işler gibi ağlamak, gözaltına alınmak Azrail tarafından, uyuşmak, uyuşturulmak istiyorum, ölmek istiyorum sanki, asmak istiyorum kendimi hayatın korkuluklarına…

Yalan… Yalan… Yalan…  Yalanlar arasında yalınayak kalmış uzun bir yolun yolcusuyum artık… Yalanlar,uzanıp yaladılar dudaklarıma sürülmüş zehirli yakamozları, yalanlar,daha yeni başladı… Oyun içinde oyun yazdım kocaman geceler boyunca, uykusuz ve yarı alkollü yarı korkak…

Hangimiz piyonduk bu oyunda, hangimiz vezir, hangimiz şah? Bakışlarımı kanlı bir mızrak gibi saplayıp bakışlarına, aşık olabileceğimi sanmıştım sana, bu şizofren ruhu sana teslim edebileceğimi belki…

İçimdeki hüzne saklayıp bakışlarımı, sordum gecelerce  korkak bir koro halinde dört duvara: ‘Aşık mı oluyorum yoksa?’ Üzerimdeki hüzün ve yalnızlık hissi delip geçti tüm hayallerimi, sustum… Sustukça mahvoldum, mahvoldukça sustum!

İlerleyen gecenin karanlık odama doldurduğu hüznü ve matemi ciğerlerime çekip, bir kez daha döndüm, sağıma soluma baktım dikkatlice, arandım, tarandım, kimse yok, kimse yok…

Ve insan kendi kendini mahrum bırakır bazen aşktan... Geçmişteki kara mutsuzluklar ve acılar engel olur sevmene... Gözlerinden bir damla yaş süzülür ve düşer narin yanaklarından dudaklarına doğru... Dudaklarına yalnızlığın tuzlu tadı değer...

İnsan acı da çekmek ister bazen... Her şey gibi acılar da bağımlılık yapar... Tüm sokaklarına üç noktalarla barikatlar kurulmuştur  benim gibilerin... Ah! Kahrolasıca yalnızlık ve hüzün! İçimize bir darta saplanan oklar gibi aniden saplanıveren korkular...

Durmadan Düşler Ülkesine koşan, gerçeklere gözünü ebediyen kapamış bir ordu var şimdi benim arkamda... Ve periler kocaman beyaz kanatlarını germiş, durmadan yanflütler üflüyorlar gecenin karanlığına... Bembeyaz bulut koridorları döşenmiş yollarıma ve kimsesiz unicornlar ayrılık şarkıları söylüyorlar! Derin bir uçurum açılıyor korkarak geçtiğim koridorlardan... Dönüş yok artık geri; olan oldu, yaşanan yaşandı... Şimdi tavandan yatağıma bilmediğim bir lisân damlıyor: Belki abyssus abyssus invocat[14]…  Belki de alea iacta est[15]…

Ey kâri[16]! Şimdi dinleyeceğin her şey yalandır… Yalan… Yalan… Yalan… Bir yalanın utana utana gerçeğe dönüşmesi, tüm gerçeklerin arsızca yalana dönmesi ve neyin gerçek neyin yalan olduğunun artık hiçbir öneminin kalmadığı bir kaosun hikayesidir… Kocaman, hiçbir şeyle tanımlanamayacak kadar büyük bir acının hikayesi


1 (Lat.) Dementia Praecox: Şizofreninin ilk tanımlanması sırasında bu hastalığa Kraepelin tarafından verilmiş ad olup “erken bunama” anlamına gelir.
2 İçine biraz delilik karışmamış olan bir büyük zeka yoktur. (Seneca)
3 Rossinante : Don Quijote’un atı, Dulcinée : Bolgosalı hayali sevgilisi, Sanço Panza ise yaveridir. Bu kısacak paragrafın metinlerarasılık açısından incelenmesi çok önemli bir gerçeği ortaya çıkartacaktır: Bu hikayeleri ilk uyduran ben değilim; Cervantes’in izindeyim!
4 Bkz. küçük İskender
5 Burada Yılmaz Erdoğan’ın şu dizelerine gönderme vardır:

 

“kutsal kitabımdı ziyan edilmiş sevgililer atlası

ben sevmeyi beceremedim,belki de sevilmeyi

benim sevmeye engel evcil acılarım vardı…”

6 Taht kavgaları nedeniyle kardeş katli yasalsa da bile, gayri meşru olsalar dahi asil oldukları için Osmanlı’da şehzadelerin kanları akıtılmazdı. Bu nedenle boğdurularak öldürülürlerdi. Öykü de geçen şehzadenin boynunun kesilmesi vakası tamamen imgesel bir çarpıtma olup tarihsel bir gerçekliği yoktur.
7 Kum falı
8 Yıldızların konumlarını gösteren cetvel, almanak…
9 Colomb sefere çıkacağı zaman devrin Osmanlı padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman’dan kendisine gemi ve mürettebat verilmesini, böylece yeni bir kıta keşfedeceğini anlatır. Durumu Şeyhülislâm’a danışan Kanuni “Ahir zamanda yeni kıta olmaz…” cevabı alır ve Colomb’a istediklerini vermez. Bunun üzerine İspanyol’lardan istediğini alan Colomb, bilindiği üzere kendisinden önce Americo De Vespuci’nin keşfettiği Amerika kıtasını Dünya’nın gündemine taşır.
10 Yeşil Reçete: Psikiyatristlerin, içildiği zaman bağımlılık yapma ihtimali bulunduğu için normal reçetelere yazılamayan uyuşturucu içerikli ilaçları yazmak için kullandıkları özel bir reçete türüdür.
11 DSM – IV : Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, fourth edition, Amerikan Psikiyatrik Bozuklukların tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Dördüncü Basım, Amerikan Psikiyatri Birliği, Washington DC, 1994'ten çeviren Köroğlu E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1994. (Bu eser, 1994 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanmıştır ve tüm dünyadaki psikiyatristler için en önemli teşhis kitabı olarak kabul edilmektedir.)
12 Bkz. k.İskender: “Hangi as sahte, ben de bilmiyorum…”
13 Tababet-i Ruhiye: Türkiye’de yayınlanmış ilk (1909) psikiyatri eserlerinden biri olup, Bakırköy’ün kurucusu olan Ord. Prof. Dr. Mahzar Osman’ın imzasını taşıyan bir kitaptır. Mahzar Osman ise aldığı eğitim nedeniyle elektrikle tedavi uzmanıdır...
14 (Lat.) Uçurum, uçurumu çağırır.
15 (Lat.) Ok yaydan çıktı.
16 (Osm.) Okur, okuyucu.

Yorumlar  

 
0 #1 özlem cacim 2010-01-09 13:38
gerçekten çok etkilendim. Yazıdaki tasvirler özellikle çok etkileyici
 
 
+3 #2 mehmet birgün 2010-01-22 20:33
terkedilmiş hayatlar değil midir içimize binbir yorgunluğu nükseden baharların kesif kokusu.başka diyarlardan esen rüzgarlardır belki omuzumuzdaki yükün tek sorumlusu.belki çaresizce diz çökmektir şehvetin önünde,inançlar ın en onurlusu.yoktur ölüm korkusu.belki Dementia Praecox acılarımızın ilk ve sonuncusu...