Dementia Praecox

Yüzüme baksan; kurbağadan tek farkım saçlarımın olması! Çirkin değilim aslında, beni çirkinleştiren ve her gördüğüm aynaya tükürten, kan tükürdüğüm her aynayı kırdırıp, cam kırıklarıyla bana incecik bileklerimi kestiren ve kimseye göstermeye cesaret edemediğim grostonlarca acı var avuçlarımda. Aşk var avuçlarımda, geçmişimi kafiyesiz bir şiir müsvettesi gibi buruşturup atmış olan! Ben, çirkin değilim aslında; yakışıklı bir prenstim bir zamanlar, beni kurbağa haline getiren, evcil acılarım var…
   

Deniz Koydum Adını

Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, aniden yerleşik hayata geçti tüm göçebe hüzünler içimdeki geniş arazide, hüznün adı “sen” oldu, senin adın “ölüm”. Ölüme koştum sana koşarcasına. Ben sana koştukça, dudaklarında alevli patlamalara yol açtı yorgun yüzünden süzülen ortodoks matem. Sen, her zaman suskundun, hep susmaya zorluyordun içindeki cayır cayır yangını. İçimden bir ses avaz avaz haykırdı arkandan, duymadın! Duymadın! Duymadın!
   

Bir Gidişin Anatomisi

Gittin! Seni benden, beni senden koparttılar! Kahpe bir intihara dönüş bileti kesti gişedeki Azrail! Tımarhanelere kaldırdılar beni, kollarıma kocaman serum şişelerinde gözyaşları bağladılar! Gidişini kanıtlayan en büyük delil olmuştu hiç gelmeyişin! Gelmeyişine “ölüm” dedim, gidişine “kıyamet”, binlerce kez diriltilip kahpe bir sevdanın mahşer yerinde, milyonlarca kez sorguya çekildim! Her sorgumda ayrı ayrı cehennemlere mahkum edildim…
   

Terk Edilmenin Psikopatolojisi

İçimde, geçmişe ve sana dair öyle çok acı birikmişti ki, alt alta yazılsalar, hiç utanmadan şiir olacaklardı! Bu yüzden kesip bileklerimi kör bir jiletle, giderken söylemeye bile korktuğun her kelimeni tek tek heceledim. Ve kanımla yazdım, kimseye söylemez diye tüm sırlarımı korkusuzca paylaştığım, dört duvara: “Bir şi-zof-ren-sin sen! Se-ni se-ve-mem!”Bu dört duvar sana büyük bir zevkle ihbar etti yalnızlığımı, güçsüzlüğümü ve ürkekliğimi… Sen git şimdi! Gidişine tüm melekler isyan etsin... Git şimdi, ölümüne ağıtlar yaksın gözü yaşlı şairler…
   

Adı Konulmamış İntiharlar

Uzaksın artık, hiç olmadığın kadar uzak, hiç olmadığın kadar yabancısın bana! Gittin sevgilim! Ben acıyarak terk ettiğin bir şizofrendim! Uykusuzluktan tüm şehre ninniler söylerdim... İlahiler ikram ederdim her gece tüm meleklere! Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için intiharı seçtim!

Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak parmak uçlarında gizlediğin sihirli aynaları, zehirli kanlar sürdün dudaklarıma!
   

Bilsen Neler Öğretti Yokluğun

Sensizlik bir şamar gibi yüzüme vuruldukça, ben hep sessizliğe sarılırdım dört kolla. Vücudumun her santimetre karesi tutkal gibi yapış yapış bir tutkuyla öpüşürdü hasretinle. Bir ihanetle yeni baştan yüzleşir gibi kilitlerdim o zaman evin tüm kapılarını! Sarıldığım sensizlik, unutulmuş bir ilahi okur gibi sıyırırdı gecenin ipektengeceliğini ve ben bir tanrıçaya tapar gibi öperdim sabahlara dek yokluğunun yorgun bedenini!

Sensizliğin sonsuz ovalarında yeşeren intihar çiçekleri, fotosentezle değil, kanımla beslenirlerdi geceleri. Çizgisiz beyaz kağıtlarımın üzerine dökülen zehirli bir mürekkep lekesiydi sensizlik, gitgide bulanıklaşarak akardın içime!

   

Yokluğunun Yorgunluğu

Aslında sen hiç yoktun, ama korktum bir kere, korktum bir alev gibi fışkırıp, radyasyon gibi dalga dalga yayılan buz tutmuş yalnızlıktan. Öldüm, bir imla hatası gibi öldüm şiirin kollarında, ve astım kendimi şizofreninin orta yerinde günahkar bir elma ağacına...

Aslında hiç tanışmadık seninle yedi yıl önce! Sadece ben, tanıştığımızı yazmıştım senaryomun başına. Sonra yedi kat semâ girdi aramıza, ben uzak bir evrende, hiç gidilmemiş bir ülkede, hasretini büyüttüm yedi milyon yıl. Uzun şizofrenik nöbetler boyunca avuçlarımdan sızan kanı mürekkep sanıp, çizgisiz beyaz kağıtlara kustum öfkemi! Nöbetlerim geldi ağladım, nöbetlerim gitti kovaladım…
   

Suskunluğun Gramer Kuralları

Odamı hemen hemen dolduran geniş yatakta, kollarımı iki yana doğru biraz daha açtım ve sustum! Konuşkan bir suskunluktu benimkisi, anlaşılabilse kim bilir ne kadar da çok şey anlatırdı.

İstanbul çok iyi anlıyordu benim suskunluğumu, çünkü o da suskunluğa mahkum edilmiş güzel bir prensestir, dudakları vardır ama konuşamaz, konuşursa yutar evleri, gemiler durmadan karşı kıyıya ceset taşır. Konuşursa, acıtır insanların canlarını. Suskunluk ebediyete kadar kaderidir onun, onun adı İstanbul, suskunluğun ne demek olduğunu en iyi o bilir!

   

Gece Çöktümü Şehrin Üzerine

Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur bitmeyecek bir şiire daha başlarım…Esrarkeş kızlar simsiyah saçlarına sarı kınalar yakar… Gürül gürül bir yağmur gelir çömelir odamın ortasına… Ben oturur bir şiiri daha yakarım kalbimin hiç bitmeyecek yangınında!

Artık hiç kimsenin hatırlamaya yanaşmadığı ağlamaklı şarkılar mırıldanır dudaklarım… Ben oturur bir sigara daha yakarım içine esrar diye kına kattığım…
   

Somutlaşınca Erir Tüm Tanrıçalar

Somutlaşınca erir tüm tanrıçalar... Somutlaşma sakın! Kanatlarında hüzünlü bir şarkının melodileri yankılanmalı, gözlerinden süzülen kana, aşkın tarihi yazılmalı!

Somutlaşınca erir tüm tanrıçalar... Avuçlarında biriken kana iyi bak! Nasıl da kanar kalbin üzerine düşen mateme inat! Nasıl soğuk bir rüzgar çarpar da yüzüne anlamsızlaşır tüm kelimeler...

Somutlaşınca erir tüm tanrıçalar... Ve cehenneme gül ağacı dikmeye çalışmak değil midir sanki sevdalanmak?
   

Sayfa 1 / 4