Dementia Praecox
Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit.[2] Seneca Ben; daha 20’li yaşlarında bir sevda Don Quijote’u! Binmişim tımarsız, eğersiz Rossinante’me de, dur durak bilmeden şiirler düzerim genç Dulcinée’min…
Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit.[2] Seneca Ben; daha 20’li yaşlarında bir sevda Don Quijote’u! Binmişim tımarsız, eğersiz Rossinante’me de, dur durak bilmeden şiirler düzerim genç Dulcinée’min…
Deniz koydum adını, kederi bende kaldı… Uzak köyler kurdum birbirine Deniz ’ine aldandım… Metin - Kemal Kahraman Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, puslu gecenin orta yerinde,kenarda köşede, ne kadar…
Gittin! Seni benden, beni senden koparttılar! Kahpe bir intihara dönüş bileti kesti gişedeki Azrail! Tımarhanelere kaldırdılar beni, kollarıma kocaman serum şişelerinde gözyaşları bağladılar! Gidişini kanıtlayan en…
İçimde, geçmişe ve sana dair öyle çok acı birikmişti ki, alt alta yazılsalar, hiç utanmadan şiir olacaklardı! Bu yüzden kesip bileklerimi kör bir jiletle, giderken söylemeye bile korktuğun her kelimeni tek tek…
Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak…
Sensizlik bir şamar gibi yüzüme vuruldukça, ben hep sessizliğe sarılırdım dört kolla. Vücudumun her santimetre karesi tutkal gibi yapış yapış bir tutkuyla öpüşürdü hasretinle. Bir ihanetle yeni baştan yüzleşir gibi…
Aslında sen hiç yoktun, ama korktum bir kere, korktum bir alev gibi fışkırıp, radyasyon gibi dalga dalga yayılan buz tutmuş yalnızlıktan. Öldüm, bir imla hatası gibi öldüm şiirin kollarında, ve astım kendimi…
Odamı hemen hemen dolduran geniş yatakta, kollarımı iki yana doğru biraz daha açtım ve sustum! Konuşkan bir suskunluktu benimkisi, anlaşılabilse kim bilir ne kadar da çok şey anlatırdı. İstanbul çok iyi anlıyordu benim…
Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur bitmeyecek bir şiire daha başlarım…Esrarkeş kızlar simsiyah saçlarına sarı kınalar yakar… Gürül gürül bir yağmur gelir çömelir odamın ortasına… Ben oturur bir şiiri daha yakarım…
İnsan sevdiğini düşmanından daha zor affedermiş güzel tanrıça... Ağlamak düşer bize, bu neşeli bahar sabahında! Sabah sabah kanlı gözyaşları akıtmak düşer kendini yitirmiş güzel tanrıçaların peşi sıra... Ve bu sabah…
Kırmızı şarap değil; narkoz gibi bir sevda damlıyor, şeffaf bir şarap kadehi olmuş dudaklarından! Ve narkoz gibi bir ihanet sunuyorsun bu gece bana… “10’a kadar say sevgilim” diyorsun; derin derin nefes al…” bir: Yeni…
Evrenin en görkemli Mayıs’ı yerini yazın uzun ve sıcak günlerine bırakırken, aniden bir uğultu fışkırmaya başladı, gözbebeklerimizin fay hatlarından… Gümbür gümbür küfürler yağdırıyordu gece içimizde gizlemeye…
Giderken bana bıraktığın yalnızlık, kudurmuş bir sarmaşık gibi hızla tırmanıyor şimdi içimi! Ve ben tüm şehirlerin adlarını unutmuş bir gezgin gibi ardı ardına başıboş çağrışımlar sıralıyorum şimdi… Dört dörtlük yazdım…